Evrenselcilikten vazgeçiş: John Rawls’un insan hakları kavrayışının dönüşümü
Dosyalar
Tarih
Yazarlar
Dergi Başlığı
Dergi ISSN
Cilt Başlığı
Yayıncı
Erişim Hakkı
Özet
Evrensel insan hakları kavramı tarihsel olarak liberal kuram ileilişkilendirilmiş ve yine bu geleneğin temsilcileri tarafından savunulagelmiştir. Evrenselci hak anlayışı insanların sadece insan olmaktandolayı sahip oldukları ahlaki bir statü fikrinden yola çıkar ve böyleliklede kişilerin yaşamlarını çevreleyen hak ve özgürlükler manzumesini ırk,din, dil, kültürel ya da siyasal aidiyetlerin yarattığı olumsallıktanayırmayı hedefler. Liberal evrenselciliğin güncel ahlak felsefesitartışmalarındaki hegemonik konumu, özellikle de 1990’lardan itibarenartan biçimde sorgulanmıştır. Evrensel hak anlayışına yönelik önemliitirazlardan bir tanesi de kültürel çeşitlilik ve farkı vurgulayan veöncülüğü Sandel, Walzer ve MacIntyre gibi kuramcılarca yapılancemaatçi eleştiridir. Cemaatçilik, evrensel ahlak fikrini reddetmekte vebu alandaki değer ve kavramların evrensel erimli soyutlamalar değil,somut toplumsal ve kültürel bağlam içinde şekillenmiş ilke ve ideallerolduğu fikrinde ısrar etmektedir. Bu anlayışa göre insan hakları dabenzer biçimde şekillenmiş Siyaset felsefesinin 20. yüzyıldaki en önemliisimlerinden John Rawls’un ahlak kuramı liberalizm ve cemaatçilikilişkisinin incelenmesi açısından ayrıcalıklı bir örnek teşkil eder.Rawls’un 1971’de yayımlanan Bir Adalet Teorisi isimli eseri, liberalevrenselciliğin özgün ve güçlü bir örneği olarak kabul edilmektedir.1990’lı yıllara gelindiğinde ise Rawls’un, erken dönem eserlerindesavunduğu evrensel erimli adalet kuramından uzaklaştığını vekültüralizmin analitik araçlarını devralmak yoluyla cemaatçi tezlereyaklaştığını görürüz. Bu makalenin amacı Rawls’un hak kavrayışınınevrenselcilik-kültüralizm ekseninde incelemesi ve1970’ler ve 1990’lararasında izi sürülen bu dönüşümün, hak kavrayışında ortaya çıkardığısonuçların tartışılmasıdır.
The idea of universal human rights has historically been associated with liberalism, and advocated by its representatives. Universalism, when applied to human rights, postulates that every individual is entitled to moral status by virtue of being human. Liberal theorists, with this respect, have endeavored to designate a set of rights and liberties that is to be enjoyed by each and every human being, regardless of the contingencies based on race, religion, and cultural or political membership. The hegemonic position of the liberal stance in rights theory has been increasingly questioned and challenged, especially from the 1990s onwards. A noteworthy opposition to liberal universalism has been articulated by thinkers such as Sandel, Walzer and MacIntyre, who are broadly considered within the communitarian strain. Communitarian thinkers have underlined cultural plurality and specificity, and have rejected the notion of moral universals on this basis. Accordingly, moral values and ideas cannot be abstracted from concrete societal circumstances they emerge within. Rights, on this understanding, are not universally valid abstractions, but socially embedded principles unique to specific contexts. John Rawls’s work posits a case worthy of examination with this respect. Rawls is regarded as the foremost representative of liberal thought of the last century, and his theory of justice is accepted as a signpost marking the revitalization of the liberal tradition in the 1970s. Rawls’s theory of justice in this earlier stage entails the principle of universally valid human rights. From this point on, Rawls has modified his theory, partially in response to communitarian critique, and incorporated certain communitarian concepts and modes of analysis. This article analyses Rawls’s conception of human rights, in its changing content and significance, throughout this trajectory.











